Karşı-olgusal düşünme: ben olmasaydım ne olurdu?

Zihnimizin kendiliğinden yaptığı bir şeyi, kasıtlı bir araca çevirmek üzerine.
Geçen ay iş yerinde kimsenin üstlenmediği bir işi siz aldınız. İyi de yaptınız, toplantıda adınız anıldı. Sonra, birkaç gün sonra, aklınıza tuhaf bir şey takıldı. Siz almasaydınız ekipten iki kişi daha o işi yapabilirdi. Belki biraz daha yavaş, belki biraz daha eksik. Ama yapılırdı.
Peki siz tam olarak nasıl bir fark oluşturdunuz? Rahatsız edici bir soru, ama aynı zamanda elimizdeki en kullanışlı düşünme araçlarından biri.
Adı karşı-olgusal düşünme.

Zihnimiz bunu zaten yapıyor
Bu soruyu size kimsenin öğretmesi gerekmedi. Çoğumuz onu günde birkaç kez soruyoruz.
Kendiliğinden gelen "keşke"
Sınavdan düşük not alan öğrenci şunu düşünür: "Bir hafta daha çalışsaydım geçerdim." Trafikte kalan kişi şunu: "On dakika önce çıksaydım."
Psikolojide buna karşı-olgusal düşünme deniyor, İngilizcesiyle counterfactual thinking. Olmuş bir şeyin olmamış hallerini kurmak. Kendiliğinden gelir ve neredeyse her zaman olaydan sonra gelir. Çoğu zaman da işe yarar, öğrenciye bir sonraki sınav için ders verir. Ama bir kusuru var: geç kalır. Karar çoktan verilmiştir.
Kasıtla sorulan "ya olmasaydı"
Aynı sorunun ikinci bir kullanımı var: karardan önce ve sistemli biçimde sorulduğunda bambaşka bir şeye dönüşür.
Buna karşı-olgusal akıl yürütme diyoruz, counterfactual reasoning. Pişmanlığı işlemez, nedenselliği ölçer. Bu düşünme biçimini yönteme çeviren ilk alanlardan biri tarih yazımıydı. Fransız düşünür Raymond Aron, 1938 tarihli çalışmasında olanı açıklamanın olabilecek olanı sormaktan geçtiğini savunuyordu.
Bugün aynı mantık sosyal bilimin merkezinde duruyor. Bir müdahalenin işe yarayıp yaramadığını anlamak için o müdahaleyi almayan bir gruba bakarız. Buna kontrol grubu denir ve katılımcılar gruplara rastgele dağıtıldığında elimizde rastgele kontrollü deney, kısaca RCT olur.
Kontrol grubu, "ya olmasaydı" sorusunun bulabildiğimiz en somut cevabıdır.
Sezgi ne zaman yanılır?
1970'lerin sonunda Amerika'da bir program hızla yaygınlaştı. Adı Scared Straight'ti. Suça karışma riski taşıyan gençler cezaevine götürülüyor, ağır cezalar almış mahkumlarla yüzleştiriliyordu. Mantık basitti: gençler korkacak ve yoldan dönecekti. Sezgiye tamamen uygun. Üstelik ucuzdu, görünürdü, anlatması kolaydı ve siyaseten satılabiliyordu.
Yıllar sonra Anthony Petrosino ve ekibi dokuz rastgele kontrollü deneyi bir araya getirdi. Campbell Collaboration için hazırlanan bu derleme, programın işe yaradığına dair hiçbir kanıt bulamadı. [1]
Bulgu bununla da kalmıyor: yeniden suç işleme oranlarını bildiren yedi çalışmanın analizinde program, gençlerin suç işleme olasılığını anlamlı biçimde artırıyordu. Yazarların sonucu şu: bu tür programlar hiçbir şey yapmamaktan daha zararlı. Buradaki ders programın kendisi değil. Ders şu: kontrol grubu olmasaydı Scared Straight bugün hâlâ "işe yarıyor" sayılacaktı. Katılan gençlerin bir kısmı zaten suç işlemeyecekti. Onların iyi hali, programın başarısı diye okunacaktı.
İyi niyetin kanıt olmadan ölçeklendiğinde nereye varabildiğini PlayPumps örneğiyle ayrı bir yazıda incelemiştik.
Karşı-olgusal düşünme, bağış kararında
Buraya kadar anlattığım her karar için geçerli. Şimdi bağışa gelelim, çünkü soru orada en somut halini alıyor. Bağış yaparken çoğumuzun aklından geçen şey basit: iyi bir şey yapayım.
Karşı-olgusal soru bunu bozmaz, yalnızca bir adım ekler. Bu bağış, olmasaydı gerçekleşmeyecek olan neyi mümkün kılıyor?
Zaten olacak olan
Bir dernek "bu yıl 50.000 kişiye ulaştık" diyebilir. Doğru bir cümledir, ama tek başına etkiyi ölçmez. Asıl soru şu: o 50.000 kişiden kaçı, bu dernek olmasaydı da aynı sonuca ulaşacaktı?
Bazen cevap "çoğu" olur, bazen "neredeyse hiçbiri". Aradaki fark, derneğin gerçek katkısıdır.
Somut bir örnek. Nijerya'nın kuzeyinde yaşayan bir aile düşünün. Bebekleri için ücretsiz aşılar en yakın klinikte hazır bekliyor. Aşılar bedava, ama kliniğe gitmek bedava değil. Yol parası var, kaybedilen yarım günlük iş var.
New Incentives bu noktaya küçük bir müdahale koyuyor. Aileler her klinik ziyaretinde yaklaşık 1.000 Naira, yani yaklaşık 100 TL alıyor. [2]
Dikkat edin, kuruluş aşı satın almıyor. Aşılar zaten orada ve zaten ücretsiz; kuruluşun ürettiği tek şey, o ailenin kliniğe gitme kararı. Karşı-olgusal katkı tam olarak budur. Ölçülen şey aşılanan çocuk sayısı değil, teşvik olmasaydı aşılanmayacak olan çocuk sayısıdır.
Altı aşıdan oluşan programa bir çocuğun kaydedilmesi yaklaşık 500 TL tutuyor. Bu rakamın anlamlı olması, aritmetiğin karşı-olgusal yapılmasına bağlı. Bu hesabın sayısal halini yaklaşım sayfamızda bir tedavi merkezi senaryosu üzerinden adım adım gösteriyoruz.
İkinci soru para tarafında. Bir alana zaten bol kaynak akıyorsa, sizin eklediğiniz liranın açacağı yeni bir kapı kalmamış olabilir.
Zaten fonlanmış olan
Etkili Bağış'ın referans aldığı değerlendiriciler bu yüzden problemlere dört soruyla bakıyor: Çözülebilirlik, Ölçek, İhmal edilmişlik, Aciliyet. Üçüncüsü tam olarak bunu ölçer.
Bir örnek: A vitamini takviyesi dağıtımına başlarken önce büyük şehirlere gidilir, çünkü az maliyetle çok insana ulaşırsınız. Kolay bölgeler kapsandıkça geriye uzak ve pahalı olanlar kalır. Her ek dağıtım biraz daha maliyetli, biraz daha az etkili olur. Yani aynı iyi müdahale, hangi noktasında olduğunuza göre farklı değerler taşır.
Ve bu farklar küçük değil. Lucius Caviola'nın yürüttüğü, Our World in Data tarafından paylaşılan araştırmaya göre en etkili dernekler ortalama bir kuruma kıyasla 100 kata kadar daha fazla etki yaratabiliyor. [3]
Somutlaştıralım. 3.000 TL'lik bir bağış Good Food Institute'a gittiğinde yaklaşık 500 hayvanın fabrika çiftliklerinden kurtulmasına katkı sağlıyor. [4] Aynı para cibinlik dağıtımına gittiğinde kırk çocuğu iki yıl sıtmaya karşı koruyabiliyor. [5]
Bunlar birbirinin yerine geçen iyilikler değil, aynı terazide de tartılmazlar. Ama ikisi de aynı soruyu görünür kılıyor: bu para başka nerede daha fazlasını mümkün kılardı?
Bu soru bir bahane değil
Burada dürüst bir tehlike var. "Ben olmasaydım da olurdu" cümlesi, hiçbir şey yapmamak için kusursuz bir kılıf olabilir. Herkes böyle düşünürse hiç kimse hiçbir şey yapmaz. Ve o zaman gerçekten de olmaz. Ama soru bunun için icat edilmedi.
Karşı-olgusal akıl yürütmenin işi eylemi iptal etmek değil, hedefini düzeltmek. Cevap "vazgeç" değil, "biraz sola nişan al" oluyor.
Bir de şu var. Bu soru sonsuza kadar sorulabilecek bir soru değil. Bir noktada eldeki en iyi tahminle karar verip ilerlemek gerekir. Kusursuz cevabı beklemek, kararsızlığa verilmiş entelektüel bir isimden başka bir şey değildir.

Peki ne yapabiliriz?
Önümüzdeki hafta vereceğiniz herhangi bir kararı alın. İş, bağış, gönüllülük, bir alışveriş, fark etmez. Şu beş soruyu sırayla sorun.
Zaten olur muydu? Ben hiç karışmasam bu sonuç ortaya çıkar mıydı?
Ben yapmasam kim yapardı? Ve ne kadar iyi yapardı?
Ek olarak ne mümkün oluyor? Katkım tam olarak hangi yeni şeyi açıyor?
Yanıldığımı nasıl anlarım? Bunu şimdiden yazın. Sonradan yazılan ölçüt her zaman geçer not verir.
Ne zaman kenara bırakmalıyım? Karar için bir tarih koyun. O tarih gelince eldeki cevapla ilerleyin.
Beşi birden zor gelirse ilk soruyla başlayın. Tek başına da çalışır.
Son bir düşünce
O iş yeri sahnesine dönelim. Belki gerçekten de siz olmasanız o iş yapılırdı ve katkınız sandığınızdan küçüktü. Bu, yaptığınız işi değersiz kılmaz. Ama bir sonraki sefer aynı emeği, sizsiz gerçekten olmayacak bir yere koyabilirsiniz. Fark orada.
Her kararınızı böyle sınamanız gerekmiyor, zaten mümkün de değil. Yılda bir tanesini sınamanız bile eskisinden iyi. Ve şunu unutmayın: bu soruyu sormak, verdiğinizden şüphe etmek değil. Verdiğinizin daha uzağa gitmesini istemek.
Bağışınızı nereye yönlendireceğinize karar verirken bu hesabı sizin yerinize yapan bağımsız değerlendiricilerin bulgularını derliyoruz.




Yorumlar