top of page

Popüler olan dernek gerçekten en güvenilir dernek midir?

  • Yazarın fotoğrafı: Alp
    Alp
  • 19 Tem
  • 6 dakikada okunur

Bir kişi hakkında değil, bir sistem hakkında düşünmenin zamanı. Bağışçı olarak neyi neyle karıştırdığımıza dair bir mercek.

Bağışçı olarak bir kuruma güvendiğimizi söylediğimizde, aslında neye güvendiğimizi biliyor muyuz?

Ahbap Derneği ve Haluk Levent hakkındaki iddialar günlerdir gündemin merkezinde. Kimileri kızgın, kimileri kırgın, kimileri hâlâ ne düşüneceğini bilmiyor. Bu yazı ne bir kişiyi savunmak için yazıldı, ne de suçlamak için. Bunun için doğru zemin yargı; bizim işimiz başka. Bu yazıda şu soruyu cevaplandırabilmeyi umuyoruz: Bağışçı olarak bir kuruma güvendiğimizi söylediğimizde, aslında neye güvendiğimizi biliyor muyuz?


Bu soru; bir dernek gündemdeyken de, gündemde değilken de bağışçıların, faydalanıcıların ve tüm sivil toplum ekosisteminin sağlığı için kritik. Etkili Bağış olarak anlatmaya çalıştığımız temel meselelerden biri tam olarak bu: Güven; popülerlikle, görünürlükle veya duygusal yakınlıkla eş anlamlı değil. Güven, teknik bir altyapı üzerine inşa edilir. Şeffaflık. Hesap verebilirlik. Bağımsız yönetişim. Kanıta dayalı program tasarımı. Bunların hiçbiri, bir kurumun akla ne kadar sık geldiğiyle ilgili değil.


Kamuoyuna yansıyan haberlerin önemli bir kısmı, dernekten ziyade dernekle ilişkili olduğu iddia edilen kişiler üzerinden ilerliyor. Buna karşın toplumsal tartışmanın yükü büyük ölçüde doğrudan kurumun kendisine yıkılıyor. Ve burada, yıllardır sivil toplumda konuştuğumuz temel bir mesele tekrar karşımıza çıkıyor:


Kurumlar kişiler değildir. Bir kurum; çalışanları, gönüllüleri, bağışçıları ve faydalanıcılarıyla vardır. Bir kişi hakkındaki iddialar üzerinden o kurumun yıllar içinde ürettiği bütün sosyal faydayı ya da oraya emek vermiş insanların katkısını yok saymak, meseleyi anlamayı zorlaştırır.


Ama aynı süreç bize başka sorular da soruyor. Ve o soruları, verilerle ve mümkün olduğunca objektif biçimde masaya yatırmak istiyoruz.


Güvenilir dernek bulmak için bir referans noktası: TÜSEV Raporu


Türkiye'de bağışçılığın nabzını tutmak için yirmi yıldır aynı çalışma yürütülüyor: Türkiye'de Bireysel Bağışçılık ve Hayırseverlik Raporu. Prof. Dr. Ali Çarkoğlu ve Doç. Dr. Güneş Ertan tarafından hazırlanan, Koç Üniversitesi kadrolu bir araştırmanın çıktısı. Beşinci saha çalışması 2024 yazında, elli ilin doksan dokuz ilçesinde, bin dört yüzden fazla kişiyle yüz yüze yapıldı.


2024 saha çalışmasında diğer var olan birçok soruyla birlikte şu soru da vardı: On üzerinden puanlayın; hangi sivil toplum kuruluşuna ne kadar güveniyorsunuz? On üç kuruluş, tek tek soruldu. Sonuç dikkat çekiciydi. On üç kuruluşun ortalama güven puanı 6,1. Bu ortalamanın üstünde kalan yalnızca dört kuruluş vardı. Ve o dörtlünün başında Ahbap Derneği geliyordu. Onu LÖSEV, TEMA ve TEV takip etti. İHH ve TÜRGEV ise ortalamanın altında kaldı.


Aynı raporda başka bir soru daha vardı: "Aklınıza gelen ilk vakıf ya da dernek hangisi?"

Son bir yıl içinde bağış yaptığını söyleyen örneklemin %5,7'si Ahbap bağışçısıydı. Bu, 2017'de kurulmuş nispeten yeni bir kuruluş için oldukça yüksek bir oran. Ahbap; hem en çok tanınan, hem en güvenilir dernek, hem de en çok bağış yapılan sivil toplum kuruluşlarından biri olarak öne çıkıyordu.

Bu süreç bize ne anlatıyor? Üç farklı perspektif


Ahbap tartışmasını münferit bir vaka değil, sivil toplumun farklı katmanlarına dair bir mercek olarak okumak mümkün. Bu mercek üç farklı seviyede ışığı kırıyor: bağışçının kararı, toplumun dayanışma kültürü ve sivil toplumun yapısal koşulları.


1. Bağışçı için: Beynimizin bize kurduğu üç küçük tuzak


Bir sahne canlandırın. Elinizde telefon; bağış yapmak istiyorsunuz. Karşınızda iki isim var. Biri, adını haberlerde duyduğunuz, sosyal medyada takip ettiğiniz, ismini görür görmez içinize hafif bir güven hissi düşen bir dernek. Diğeri, hiç duymadığınız, ismini bile telaffuz etmekte biraz zorlandığınız yabancı bir kuruluş. Hangisine bağış yaparsınız?


Cevap muhtemelen tanıdığınız isim. Bu, insan zihninin en eski kestirimlerinden biri: tanıdık olan, tehlikeli olma ihtimali düşük olandır. Milyonlarca yıllık evrimin bize bıraktığı bir refleks ve çoğu ortamda hayat kurtarıcı. Ama modern bağışçılık ortamında bu refleks çoğu zaman bize yardım etmez çünkü tanıdıklık, o kurumun iyilik üretip üretmediğine dair hiçbir şey söylemez. Bir kurum sosyal medyada bilinir olabilir ama sahada etki üretmiyor olabilir. Medyada görünür olabilir ama mali tabloları kapalı olabilir. Adını sık duymamız bir kurumu güvenilir yapmaz. Sadece hatırlanır yapar.


İkinci refleks daha da tuhaf. Kendi hayatınızdan bir örnekle düşünelim. Bir araba alacaksınız. Nelere bakarsınız? Rengine, boyutuna, iç mekânın kokusuna, koltuğun rahatlığına. Bunlar bir bakışta ölçülebilen şeyler. Peki motorun güvenilirliği? Yakıt ekonomisi? On yıl sonraki değeri? Onları ölçmek için ya bir uzman gerekir, ya saatlerce araştırma. Sonuç: çoğumuz sonuçta koltuğun rahatlığına göre karar veririz. En önemli olan değil, en kolay değerlendirebildiğimiz kazanır.


Bağışta da aynı şey oluyor. "Bu kurumun adı çok geçiyor, iyi sahiplenme yaptılar", bir bakışta ölçülür. Ama "Bu kurumun birim bağış başına ne kadar somut etki ürettiğini bağımsız bir değerlendirici ölçtü", bunu ölçmek için oturup okumak, karşılaştırmak, veriye bakmak gerekir. İkincisi daha önemlidir. Ama karar anında çoğu zaman ilki kazanır.


Ve üçüncüsü, belki hepsinden insani olanı. İyilik hissi. Bağış yaparken bir çocuğun gözlerine bakıyor gibi hissediyorsanız; bağışın etkisi görsel ve dokunulur geliyorsa; karar anında bir yumuşama, bir hafiflik hissediyorsanız, bu değerli bir şey. İnsan olmanın en güzel yanlarından biri. Ama şu sorunun sorulmasında fayda var: Bu duygu bağışımızın miktarını mı belirliyor, yönünü mü?


Miktarını belirlemesi güzel, iyilik hissi bizi cömertliğe iter. Ama yönü belirlediğinde, kaynağımız çoğu zaman en fazla iyilik üretecek yere değil, en fazla yakınlık hissettiğimiz yere gider. Aynı 100 lira, iki farklı yerde çok daha farklı sonuçlara sebep olabilir. Bu üç refleksin ortak bir yanı var: hiçbiri kötü niyetli değil. Hiçbiri bizim "yanlış" düşünmemizden kaynaklanmıyor. Aksine, çoğu insan doğamızın bize bıraktığı akıllı kestirimler. Sadece çağımızın bağışçı ortamı için tasarlanmadılar.


TÜSEV raporunun altını çizdiği ilginç bir bulgu var: Bağışçılar aslında doğru soruyu zaten soruyor. Bağış kararında en önemli buldukları iki faktör; "kurumun bağışları amaca uygun kullanacağına duyulan güven" (%29) ve "hesapların şeffaf ve anlaşılır olması" (%22). Yani zihnimizde doğru bir şey var. Ama pratikte bu güveni nasıl doğrulayacağımıza dair araçlarımız çoğu zaman yok.


  1. Toplum için: Güven aktığında kim kaybeder?


2023 Şubatı'nı hatırlayın. Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman. Yıkımın haritası bir gecede değişti. Bazılarımızın yaşamında, bazılarımızın da anıların da hâlâ taze ve büyük bir yer kaplıyor. Kaplamaya da devam edecek. O gecelerde bir şey daha değişti: bağışçıların yönü.


TÜSEV verilerine göre depremin ardından vatandaşların dörtte biri, doğrudan yardım yapmaktansa ya da kamu kurumları üzerinden gitmektense, sivil toplum kuruluşlarını tercih etti. Bu, hem doğrudan yardımın, hem de kamu kurumları üzerinden yapılanların üzerindeydi. Türkiye tarihinde nadir bir manzara. Bir dönüm noktası. Ama dönüm noktaları, aynı zamanda kırılgan dengeler. Güven bir yerden çekilip başka bir yere aktarıldığında, o yeni yer beklentileri karşılayamazsa güvensizlik ikiye katlanarak geri döner. Sadece o kuruma değil; tüm sivil topluma. Ve TÜSEV raporunun bize gösterdiği acı gerçek şu: Bu güvensizlik zeminini yaratacak koşullar aslında zaten oradaydı.

Bu rakamlar, Ahbap davasından önce toplandı. Yaz 2024. Yani sorun bir davayla ortaya çıkmadı, bir davayla görünür oldu. Ve bir güven krizinin bedelini ödeyecek olanlar da bu davanın konusu değil. Ödeyecek olanlar; ihtiyaç sahipleri, gönüllüler, sahada çalışan yüzlerce insan ve dayanışma kültürünün kendisi.


  1. Sivil toplum için: Görünürlük, iyilikle aynı şey değil


Bir de üçüncü bir taraf var. Konuşulmayı hak eden ama gündemin altında kalan taraf. Türkiye'de sessizce çalışan sivil toplum kuruluşları. Adını duyduğunuz her büyük kuruluşun arkasında, adını hiç duymadığınız yüzlerce dernek ve vakıf var. Yönetim kurulları güçlü, mali tabloları temiz, sahadaki ekipleri yıllardır aynı sorunla derinlemesine uğraşan uzmanlar ama görünürlükleri düşük.


Neden? Çünkü görünürlük, başlı başına bir kaynak meselesi. İletişim ekibi kurmak, tanıtım yapmak, medyada yer almak, sosyal medyada içerik üretmek, reklam vermek... bunların hepsi para ve zaman istiyor. Küçük ölçekli, konuya odaklanmış bir kuruluşun, ünlü destekçisi olan büyük bir kuruma matematiksel olarak yetişmesi çok zor.


Sosyoloji buna Matthew etkisi diyor: zaten bilinen daha çok biliniyor, zaten kaynak bulan daha çok kaynak buluyor. Görünürlük görünürlüğü besliyor. Bu, iyi çalışan küçük kuruluşların "haksızlığa uğradığı" anlamına gelmez. Dünya adaletle değil, dinamiklerle döner. Ama bilinçli bağışçı olmak isteyen biri için şu sorunun sorulmasını gerektirir: İsmini duymadığım, benim tanıdıklarımdan çok daha fazla iyilik üreten kuruluşlar var mı? Size vereceğim iyi haber şu: Evet, var. Çok daha iyileri var.


Peki bir kurumu güvenilir yapan nedir?


Popülerlikten bağımsız, kişilerden bağımsız, gündemden bağımsız. Hangi göstergelere bakarsak yanılma payımız en aza iner? Etkili Bağış'ta bunun cevabını dört katman üzerinden veriyoruz:


Şeffaflık. Bir kurumun mali tabloları, denetim raporları, harcama kalemleri size yirmi dakika içinde ulaşabilir mi? "Biz şeffafız" demek yetmiyor. Şeffaflık, kanıtla ölçülür; bir bağışçının aradığında bulabildiği kanıtla.


Yönetişim. Kurumun karar mekanizmaları tek kişiye bağımlı mı, kurumsal bir yapıya mı? Yönetim kurulu bağımsız mı? İç denetim ve dış denetim ayrı ayrı işliyor mu? Bir yönetici gitse kurum ayakta kalır mı? Sağlıklı bir kurumun cevabı hep "evet, kalır."


Etki ölçümü. Kurumun yaptığı iş ölçülüyor mu? Ölçüm yapan yerler kurumdan bağımsız yerler mi? Randomize kontrollü deneyler, akademik değerlendirmeler, sistematik veriye dayalı raporlar. Yoksa "iyi işler yapıyoruz" hikâyesiyle mi yetiniliyor?


Kanıt tabanı. Kurumun uyguladığı program, o alandaki en iyi bilimsel kanıtlarla hizalı mı? İyi niyet güzel bir başlangıçtır. Ama iyi niyet, işe yararlıkla eş anlamlı değildir.


Bu dört katman, popülerlikten bağımsız olarak bir kuruma güvenmemiz için gereken teknik altyapıyı oluşturuyor. Ve iyi haber şu: bu altyapıyı denetleyen bağımsız uluslararası değerlendiriciler var. GiveWell binlerce saatlik araştırmayla küresel sağlık kuruluşlarını izliyor. Founders Pledge ve Giving Green, iklim alanında aynı işi yapıyor. Animal Charity Evaluators, hayvan refahı için... Etkili Bağış olarak yaptığımız iş, bu değerlendiricilerin bulgularını Türkiye'ye taşımak ve yaptıkları işlere sizin de katkı sağlamanızla birlikte ektimizi büyütmemiz. Yani, yaşamları iyileştirmemiz içinde yaşadığımız dünyayı daha iyi bir yer yapmamız. Kurumları biz seçmiyoruz. Onlar seçiyor, biz aralarından 'en uygun' olanlarını görünür kılıyoruz.


Aşağıda, farklı odak alanlarımızdan dört öne çıkan kuruluşu (güven altyapısı, alan önemi ve somut etki açısından) detaylı bir şekilde inceleyebilirsiniz. Her biri, yukarıdaki dört katmandan en iyi şekilde geçmiş kuruluşlar.

Sonuç: Kişileri değil, sistemleri konuşalım


Ahbap tartışması bittiğinde geriye ne kalacak? Umarız yalnızca bir dava değil. Umarız daha uzun bir soru: bağışçı olarak neyi neyle karıştırdığımıza dair düşünmenin fırsatı.


Popülerlik değerlidir. Bir kurumun sahaya inebilmesi, gönüllü çekebilmesi, kaynak toplayabilmesi için gereklidir. Ama popülerlik, tek başına yeterli bir güven göstergesi değildir. Güven; şeffaflıkla, hesap verebilirlikle, bağımsız yönetişimle, kanıta dayalı programla inşa edilir. Bunların denetlenmesi için hem bağışçının doğru soruyu sorması gerekir, hem kurumların bu soruların cevabını verebilecek şekilde yapılanması. Kaybetmemek için ihtiyacımız olan şey kutuplaşma değil, sistemik değişim. Bağışçının araçlarını çoğaltmak. Sivil toplum kuruluşlarından daha fazla şeffaflık ve maliyet etkinlik raporlarını yayınlamalarını beklemek. Bağımsız değerlendirme kültürünü büyütmek.


Ancak o zaman güven; bir kişinin varlığına ya da yokluğuna bağlı olmaktan çıkar. Ve dayanışma kültürümüzün, gündemden bağımsız, kalıcı bir zemini haline gelir.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page