Ahlaki lisanslama: iyi niyetimizin gelecekteki etkimizi azaltması
- Alp

- 11 Mar
- 10 dakikada okunur

Sunuş
“Moral licensing” kavramı Türkçeye genellikle “ahlaki lisanslama” olarak çevrilir. Basitçe söylemek gerekirse, iyi bir şey yaptıktan sonra kendimize küçük bir istisna tanımamızdır. İçimizdeki ahlak terazisinin iyilik kefesine bir şey koyduğumuzda, sanki dengeyi sağlamak için diğer kefeye biraz gevşeklik eklemek makulmüş gibi hissederiz. Çok temiz kaldıysak biraz kirlenmeye göz yummak normalmiş gibi.
Sorun şu: ahlaki lisanslama çoğu zaman problemin kendisini çözmez. Sadece problemin yarattığı rahatsızlığı yatıştırır. Vicdanımızı rahatlatır, ama dünyanın gerçek durumunu pek değiştirmez. Bazen tek bir iyi eylem, farkında olmadan birçok başka hataya psikolojik bir “ruhsat” verir.
Bağış yapmak da bu dinamiğin dışında değildir. Bazen bağış, gerçek etkisinin değerlendirilmesinin yerini alan bir rahatlama sağlar.
Oysa niyet ile sonuç arasındaki fark, ahlak felsefesinin en temel meselelerinden biridir ve hayırseverlik söz konusu olduğunda özellikle önemlidir.
Bağış kararlarımız çoğu zaman güçlü bilişsel önyargılar tarafından şekillenir: duygularımız, belirli bir hikâyeye duyduğumuz empati veya sonradan yaptığımız rasyonalizasyonlar.
Kararlarımızı en azından basit bir çerçeveye oturtmak ise bu psikolojik mekanizmaları zayıflatabilir. Böylece ahlaki telafi azalır, gerçek etki artar.
Bağış yapmak rahatlama sağlar. Ancak rahatlama hissi, yardımımızın gerçekten fark yarattığı anlamına gelmez.
Bağış yapmak son derece insani bir eylemdir. İnsan kendini değerleriyle uyum içinde hisseder. Bir topluluğa ait olma duygusu güçlenir. Ve çoğu zaman anında bir ahlaki tatmin doğar: “Ben üzerime düşeni yaptım.”
Dokunaklı bir hikâye okursunuz. Birkaç dakika düşünürsünüz. Bağış yaparsınız. Kendinizi iyi hissedersiniz. Sonra sayfayı kapatırsınız.
Tam da burada sorun başlar.
Sosyal psikoloji bize ilginç bir paradoks gösterir: bazen ahlaki bir eylem, sonraki ahlaki uyanıklığımızı azaltabilir. Bu olguya ahlaki lisanslama denir.
Merritt, Effron ve Monin’in (2010) önemli bir makalesi bunu basit bir şekilde özetler: “iyi olmak, daha sonra daha az iyi olmamızı sağlayabilir.” [1]
Mekanizma oldukça inceliklidir. Ahlaki bir eylem, kendimizi “ahlaki bir insan” olarak görme duygumuzu geçici olarak güçlendirir. Ve bu duygu, hemen ardından yeniden aynı ahlaki çabayı gösterme ihtiyacını azaltabilir.
Başka bir deyişle, geçmişteki eylem bir tür ahlaki krediye dönüşür. Bu bir suçlama değildir. Bağış yapmayı eleştirmek de değildir. Bu yalnızca insan zihninin işleyişine dair bir gözlemdir.
Eğer bağışınızın gerçekte neyi değiştirdiğini hiç kontrol etmediyseniz, belki de şimdi bunu yapmanın zamanıdır.
Bilimin söylediği: 91 çalışma, binlerce katılımcı
Ahlaki lisanslama yalnızca teorik bir fikir değildir. Blanken, van de Ven ve Zeelenberg (2015) tarafından yapılan büyük bir meta-analizde ayrıntılı biçimde incelenmiştir. [4]
Araştırmacılar toplam 7.397 katılımcıyı kapsayan 91 deneysel çalışmayı analiz etti. Sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bir etki gösteriyordu (ortalama etki büyüklüğü d ≈ 0,31). Bu çok büyük bir etki değildir. Ancak dikkat çekici derecede istikrarlı ve tekrarlanabilir bir etkidir. Üstelik birçok farklı bağlamda gözlemlenmiştir:
çevre dostu tüketim
ayrımcılık
finansal kararlar
prososyal davranışlar
bağışlar
Bu bulgular ahlaki lisanslamanın nadir bir fenomen olmadığını gösterir. Sadece uç veya karikatürize durumlarda ortaya çıkmaz. Sıradan insanların gündelik kararlarında da görülebilir. Örneğin bazı deneylerde katılımcılar önce eşitlikçi değerlerini açıkça ifade eder ya da geçmişte yaptıkları iyi davranışları hatırlarlar. Daha sonra belirsiz bir karar durumuyla karşı karşıya kaldıklarında — örneğin bir iş adayı seçerken — paradoksal biçimde daha önyargılı seçimlere tolerans gösterebilirler.
Neden?
Çünkü kendilerine zaten dürüst insanlar olduklarını “kanıtlamışlardır”. Ahlaki kimlikleri güvence altındadır. Bu yüzden tutarsızlık artık o kadar tehdit edici görünmez. Mekanizma basittir: ahlaki bir davranış, kişinin ahlaki davranmaya devam etme ihtiyacını geçici olarak azaltabilir.
Bağış söz konusu olduğunda da benzer bir risk vardır. Bağış eylemi bazen şu düşünceye dönüşebilir:
“Ben üzerime düşeni yapıyorum.”
Ve bu inanç, başkalarına yardım etmenin gerçekten en etkili yollarını araştırma isteğimizi zayıflatabilir.
Bağış yapmak neden önyargıyı harekete geçirir?
Bağış yapmak nötr bir davranış değildir. Birkaç güçlü psikolojik mekanizmayı aynı anda tetikler.
Kimlik pekiştirme: “Ben cömert biriyim.”
Duygusal rahatlama: ahlaki rahatsızlığın azalması
İç tutarlılık: değerlerle uyum
Sosyal statünün artması ihtimali
Dunn, Aknin ve Norton’un (2008) Science dergisinde yayımlanan çalışması, başkalarına para harcamanın kişisel mutluluğu artırdığını gösterir. [5]
Kısacası: bağış yapmak insanı gerçekten mutlu eder.
Ancak bu olumlu tarafın beklenmedik bir yan etkisi olabilir. Eğer duygusal fayda kararın merkezine yerleşirse, gerçek etki ikinci plana düşebilir. Bağışın psikolojik etkisi neredeyse her zaman anında hissedilir. Gerçek dünyadaki etkisi ise çok daha fazla değişken içerir.
Yapılan temel hata: niyet ile sonucu karıştırmak
Ahlak felsefesi yüzyıllardır bu gerilimi tartışır. Kantçı gelenekte niyet merkezi öneme sahiptir. Bir eylemi ahlaki yapan şey, kişinin evrensel bir ilkeye göre hareket etme iradesidir. Sonuçlar ideal olmasa bile, doğru ilkeye dayanıyorsa eylem yine de ahlaki kabul edilebilir. [2]
Ancak bu yaklaşım bazı durumlarda sınırlarına ulaşır. Özellikle etkileri ölçülebilir olan kararlar söz konusu olduğunda.
İki eylem eşit derecede iyi niyetliyse, ama biri diğerinden çok daha fazla insana yardım ediyorsa… bu farkı görmezden gelebilir miyiz?
Faydacılık tam da bu sorudan doğar. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill’e göre bir eylemin değeri, genel refahı ne kadar artırdığıyla ölçülür. [6]
Bu bakış açısı hayırseverlikte önemli bir sonuç doğurur: sadece niyetlerimizi değil, seçeneklerimizin gerçek sonuçlarını da karşılaştırmak gerekir. Bağış yaparken bu gerilim somut hale gelir.
“Yardım etmek istedim."
”Gerçekten yardım ettim mi?”
Ahlaki lisanslama çoğu zaman ilk cümleyle yetinir. Oysa mesele bu iki geleneği birbirine karşı koymak değildir. İyi niyet değerlidir. Ama tek başına sonuçları garanti etmez. Bu farkı kabul etmek iyi niyeti küçümsemek değildir. Sadece gerçek etkinin de incelenmeyi hak ettiğini kabul etmektir.
“Her eylem önemlidir” yaklaşımı bir tuzağa dönüşebilir
Bu argümanı hepimiz duymuşuzdur.
“Her küçük adım önemlidir. Küçük damlalar okyanusu oluşturur.”
Bu düşünce genellikle iyi bir niyet taşır. Küçük bir eylem gerçekten de durumu az da olsa iyileştirebilir. Ama ahlaki soru burada bitmez. Ahlaki lisanslama devreye girdiğinde küçük bir jest başka bir etkiye de sahip olabilir: daha iddialı bir taahhüdün ihtimalini azaltmak.
Küçük bir eylem bazen şu hissi doğurur:
“Biz zaten üzerimize düşeni yaptık.”
Ve bu duygu, daha büyük bir etki yaratabilecek adımların önünü kapatabilir. Bu, küçük jestlerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Ancak dolaylı etkilerinin de olduğunu gösterir. Bazen düşük etkili bir eylem, daha dönüştürücü bir eylemle rekabet edebilir.
Bu yüzden sormamız gereken soru yalnızca, "bu eylem durumu iyileştiriyor mu?” değil,
"Bu eylem daha büyük bir etki yaratma ihtimalini artırıyor mu, yoksa azaltıyor mu?" idir.
Sonuçların analizi ile ahlaki psikoloji burada kesişir: bir eylem kendi başına olumlu olabilir, ancak incelenmesi gereken dolaylı etkileri olabilir.
Bağışlarımızı yönlendiren bilişsel önyargılar
Ahlaki lisanslama, cömertliğimizi şekillendiren tek psikolojik mekanizma değildir. Çoğu zaman farkında bile olmadan devreye giren başka bilişsel eğilimler de bağış kararlarımızı yönlendirir. İyi niyetle yaptığımız bir eylem, aslında nasıl düşündüğümüz hakkında bize sandığımızdan çok daha fazlasını söyler.
Tanımlanabilir kurban etkisi
Small ve Loewenstein (2003), insanların tanımlanabilir bir kurbanla karşılaştıklarında, anonim bir istatistikle karşılaştıklarından çok daha fazla bağış yapma eğiliminde olduklarını göstermiştir [7].
Bir kişinin yüzü, adı ya da hikâyesi olduğunda yardım etmek daha kolay gelir. Tek bir insanın hikâyesi, milyonların istatistiğinden daha güçlü bir çağrı yaratır.
Paul Slovic (2007) bu durumu “psişik uyuşma” kavramıyla açıklar: sayı büyüdükçe, duygusal tepkimiz paradoksal biçimde zayıflar [3]. Bu durum empati kapasitemizin sınırlı olduğunu gösterir. Yakınlık, hikâye ve görüntüler empatiyi artırır. Fakat bir müdahalenin gerçek etkinliği, yarattığı duygusal yoğunlukla aynı şey değildir.
İki düşünce sistemi modeli
Psikolog ve ekonomist Daniel Kahneman — 2002 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi ve Princeton Üniversitesi’nde emeritus profesör — Hızlı ve Yavaş Düşünme (2011) adlı kitabında iki farklı düşünme biçimini popülerleştirmiştir [8].
Sistem 1 hızlıdır. Sezgiseldir. Duygusaldır. Dokunaklı bir görüntüye veya güçlü bir hikâyeye anında tepki verir.
Sistem 2 ise daha yavaştır. Analitiktir. Karşılaştırır, verileri tartar ve uzun vadeli sonuçları düşünür.
Dürtüsel bağışlar çoğunlukla Sistem 1’i harekete geçirir.
Etki değerlendirmesi ise Sistem 2’yi gerektirir.
Ahlaki lisanslama tam da burada ortaya çıkar: hızlı olan düşünce biçimi devreye girer ve yavaş olanın soru sormasına fırsat bırakmaz. Oysa başkalarına değer vermek yalnızca güçlü duygular hissetmek değildir. Bazen ilk tepkimizin ötesine bakmayı, seçimlerimizin gerçek dünyada neye yol açtığını sorgulamayı da gerektirir. Yardım etmek, yalnızca hissetmek değil; aynı zamanda sonuçları ciddiye almaktır.
Karar sonrası rasyonalizasyon
Bir bağış yaptıktan sonra çoğumuz farkında olmadan bir anlatı kurarız: yaptığımız seçimi haklı gösteren bir hikâye.
Sosyal psikolojide bu mekanizma geniş biçimde incelenmiştir. Merritt, Effron ve Monin’in Moral Self-Licensing (2010) makalesi, ahlaki eylemlerin “ahlaki bir insan” olduğumuza dair kimlik algımızı geçici olarak güçlendirdiğini gösterir [1].
Başka bir deyişle:
Ahlaki eylem kimliği korur, kimlik de eylemi korur.
Kendimizi cömert ya da sorumlu biri olarak gördüğümüzde, kararımızın kusurlarını araştırma eğilimimiz azalır. Artık seçimimizle çelişebilecek bilgileri aramayız; onun doğru olduğunu hissettiren bilgileri tercih ederiz.
Ahlaki telafi: aldatıcı bir iç denge
Ahlaki telafi, ahlaki lisanslamaya benzeyen bir başka mekanizmadır: olumlu bir davranış, daha sonra daha az erdemli davranışları psikolojik olarak dengeleyebilir. Örneğin Mazar ve Zhong (2010), çevre dostu ürünleri seçen katılımcıların daha sonra başka bir deneyde daha az etik davranma eğiliminde olduklarını göstermiştir [11]. “Yeşil” bir seçim, sanki görünmez bir ahlaki kredi yaratmış gibidir.
Benzer şekilde Sachdeva, Iliev ve Medin (2009), katılımcılarda olumlu ahlaki özelliklerin hatırlatılmasının sonraki davranışlarını etkileyebileceğini gözlemlemiştir [12].
Blanken ve arkadaşlarının (2015) meta-analizi de bu fikri destekler: ahlaki bir eylem, sonraki ahlaki çabayı geçici olarak azaltabilir [4].
Bağış bağlamında bu mekanizma şöyle işleyebilir:
Önce düşünmeden tüketirim.
Sonra bağış yaparım.
Ardından içimde rahatlatıcı bir düşünce belirir: doğru olanı yaptım.
Bu, ahlaki lisansın klasik örneğidir. İyi bir eylem, diğer davranışlara karşı uyanıklığımızı bir süreliğine azaltabilir. Ancak psikoloji tek bir mekanizma anlatmaz. Bunun tam tersine işleyen bir dinamik de vardır: tutarlılık.
Örneğin hayvan hakları için bağış yapmaya başlayan biri, zamanla kendi değerleriyle çelişmemek için hayvansal ürün tüketimini de sorgulamaya başlayabilir. Her iki dinamik de gerçektir. Hangisinin ağır basacağı; bağlama, kişinin eylemini nasıl yorumladığına ve bu eylemin hangi çerçevede gerçekleştiğine bağlıdır.
Bu noktada iki farklı soruyu ayırmak gerekir.
Birincisi: Bir bağış gelecekteki davranışlarımızı etkiler mi?
İkincisi: Bu bağışın kendisi ne kadar etki yaratır?
Psikolojik yan etkiler bir yana, bir bağış bazen günlük bireysel davranışlarımızın çoğundan çok daha büyük bir etki yaratabilir. Ancak bu etki, desteklenen kuruluşa bağlı olarak dramatik biçimde değişir.
Ölçülebilir ve güçlü etki yaratabilen kuruluşlara yönelen bağışlar, gerçekten olumlu sonuç üretme olasılığını büyük ölçüde artırır. Başka bir deyişle:
bağış yapmak ne otomatik olarak bizi “iyi” yapar, ne de yalnızca sembolik bir jesttir. Düşünülerek yapıldığında, bağış güçlü bir kaldıraç haline gelebilir.
Müdahaleleri veya kurumları karşılaştırmak duygusuzluk değildir
Birçok bağışçı, hayır kurumlarını karşılaştırma fikrinden rahatsız olur. Yaşamları birbiriyle karşılaştırdığı fikrine içsel bir tepki doğar. Oysa karşılaştırmayı reddetmek bir kararı daha etik yapmaz. Sadece daha az bilinçli yapar.
Karşılaştırmak bazen soğuk görünür.
Mühendis kafalı görünür.
Sanki cömertliği muhasebeye indiriyormuş gibi hissedilebilir.
Ama karşılaştırmamak, seçim yapmamak anlamına gelmez. Sınırlı kaynakların olduğu bir dünyada bir yere yönlendirilen bir kaynak, başka bir yere yönlendirilmeyen bir kaynak anlamına gelir. Bir kuruluşa bağışlanan her TL, başka bir yere gitmeyen bir TL’ dir.
Ekonomide buna fırsat maliyeti denir.
Ahlak felsefesinde ise sonuççu sorumluluk.
Karşılaştırmamak, kararın duygular veya görünürlük tarafından verilmesine izin vermektir. Karşılaştırmak ise niyetleri yargılamak değildir. Sonuçları ciddiye almaktır.
Yapılandırılmış şefkat yolunda
Amaç empatiyi ortadan kaldırmak değildir. Empati çoğu zaman ahlaki bağlılığın başlangıç noktasıdır. Acıyı görünür kılar, aciliyet hissi yaratır. Empati olmasaydı birçok iyilik hareketi hiç başlamazdı.
Ancak duygu tek başına doğru kararın garantisi değildir. Önemli olan, ahlaki motivasyonu gerçek sonuçlara yönlendirebilmektir.
Başka bir deyişle:
empati kıvılcımı yakar, analiz ise yön verir.
Alman psikolog Gerd Gigerenzer, Gut Feelings (2007) kitabında sezgilerin belirli koşullarda oldukça etkili olabileceğini gösterir [9]. Ancak sezgi bir çerçeve, kriterler ve doğrulama imkânı olmadan çalıştığında kolayca önyargıya dönüşebilir.
Bu nedenle yapılandırılmış şefkat üç temel üzerine kurulur:
Duygu: eylemi başlatan güç.
Yöntem: eyleme yön veren çerçeve.
Gözden geçirme: zaman içinde öğrenme ve uyum sağlama yeteneği.
Bağış kararlarını zaman içinde yapılandırmanın pratik yollarından biri de üç sepet yöntemidir; bu yöntem bağışları önceliklere göre dağıtmayı kolaylaştırır. (Bu konudaki blog yazımızı buradan okuyabilirsiniz.)
Ahlaki lisanslamayı azaltmanın basit bir yöntemi
İçinde olduğumuz bu karmaşık durumu azaltmak pek de ahım şahım bir denetim sistemi gerekmez. Minimum bir yapı ile başlayabiliriz.
1. Ahlaki kapanış ifadelerini fark edin.
“En azından denedim.”
“Bu yeterince iyi.”
“Daha fazlasını bilmem gerekmiyor.”
Bu cümleler masum görünür. Ancak çoğu zaman düşünmenin erken sona erdiği anı işaret eder. Ahlaki psikolojide bunlar bir tür kendini yetkilendirme sinyali olarak görülür. Zihin, ahlaki görevin yerine getirildiğini varsayar ve ek düşünme çabasını azaltır. Başka bir deyişle, bu ifadeler bir nokta koyar.
“Gerçekten etkili yardım ettim mi?” sorusunu açmak yerine,
“Üzerime düşeni yaptım” diyerek kapatır.
Bu anı fark etmek suçluluk yaratmak için değil, düşünmenin nerede durduğunu görebilmek ve ardından aksiyona geçmeye hazır olmak içindir.
2. Seçimden önce kriter belirleyin
Bir hayır kurumuna bakmadan önce, sizin için neyin önemli olduğunu netleştirmek karar kalitesini dramatik biçimde değiştirir.
Örneğin:
Finansal şeffaflık: Hayır kurumu, paranın nereye, hangi oranlarda ve hangi mantığa göre harcandığını açıklıyor mu?
Zaman içinde ölçülen sonuç göstergeleri: Sadece gerçekleştirilen faaliyetleri değil, somut sonuçları da takip ediyor mu?
Şeffaf bir değişim teorisi: Faaliyetlerinin nasıl ölçülebilir bir etki yaratacağını açıklayabiliyor mu?
Hatalardan öğrenme ve strateji güncelleme kapasitesi: Kendi sınırlarını tanıyabiliyor, stratejisini ayarlayabiliyor, öğrenebiliyor mu?
Bağımsız etki değerlendirmeleri: Programları, gerçek etkilerini değerlendirmek için dış analizlere veya titiz değerlendirmelere tabi tutulmuş mu?
Buradaki amaç mükemmellik aramak değildir. Ama duygular devreye girmeden önce beklentilerinizi açık hale getirmektir. Kriterler önceden yazıldığında rasyonalizasyon büyük ölçüde azalır. Aksi halde kriterlerimizi sevdiğimiz kuruluşa göre ayarlarız.
Çerçeve önceden belirlendiğinde ise bunun tam tersi olur: kuruluşları duygularımıza göre değil, standartlarımıza göre değerlendiririz.
3. Bir değerlendirme planlayın
Her 6–12 ayda bir kendinize kısa bir soru sorun:
Gerçekte ne değişti?
Kuruluş ne öğrendiğini söylüyor?
Sonuçlar (kusurlu da olsa) belgelenmiş mi?
Bu aşama bağışı tek seferlik bir jest olmaktan çıkarır. Onu bir öğrenme sürecine dönüştürür. Düzenli değerlendirme sayesinde bağış statik bir eylem olmaktan çıkar. Yeni bilgiler ışığında onaylanabilir, ayarlanabilir veya yeniden yönlendirilebilir.
Belirsizliği kabul edersiniz ama körlüğü reddedersiniz.
Titizliği terk etmeden belirsizliği kabul etmek
Hiçbir sosyal müdahale kusursuz biçimde ölçülemez.
Etkiler dolaylı olabilir.
Gecikmeli ortaya çıkabilir.
Nedensellik her zaman net değildir.
Ancak belirsizlik, standartları terk etmek için bir gerekçe değildir. Mutlak kesinlik ile tamamen körlük arasında geniş bir alan vardır: makul titizlik. Sosyolog Max Weber, inanç etiği ile sorumluluk etiği arasında ayrım yapar [10].
İnanç etiği niyetin saflığına odaklanır.
Sorumluluk etiği ise eylemlerin gerçek sonuçlarını dikkate alır.
Etkili bağış için ikisi de gereklidir.
Değerler olmadan cömertlik kaybolur. Sorumluluk olmadan ise yalnızca sembolik hale gelir.
Sonuç
Ahlaki lisanslama bir karakter kusuru değildir. İnsan zihninin iyi belgelenmiş bir özelliğidir.
Bağış yapmak iyi hissettirir. Bazen içsel bir gerilimi azaltır. Kendi değerlerimizle uyumlu olduğumuzu hissettirir. Ama bu rahatlama, bağışın gerçek etkisi hakkında tek başına hiçbir şey söylemez. İyi hissetmek, bağışın etkili olduğu anlamına gelmez.
Niyet ile sonuç arasındaki farkı kabul ettiğimizde; seçenekleri karşılaştırmaya razı olduğumuzda; birkaç basit kriter belirlediğimizde ve kararlarımızı zaman içinde gözden geçirdiğimizde, cömertliğimizin doğası değişir. Bağış artık yalnızca içsel bir rahatlama değil, bilinçli bir tercih haline gelir.
Anlamlı bir bağış, yarattığı duygunun yoğunluğuyla değil; mümkün olduğunca, dünyada gerçekten neyi değiştirdiğiyle ölçülür.
Referans
[1] Merritt, A. C., Effron, D. A., & Monin, B. (2010). Moral Self-Licensing: When Being Good Frees Us to Be Bad. Social and Personality Psychology Compass, 4(5), 344–357.
[2] Stanford Encyclopedia of Philosophy – Kant’s Moral Philosophyhttps://plato.stanford.edu/entries/kant-moral/
[3] Slovic, P. (2007). “If I look at the mass I will never act”: Psychic numbing and genocide. Judgment and Decision Making, 2(2), 79–95. https://www.cambridge.org/core/journals/judgment-and-decision-making/article/if-i-look-at-the-mass-i-will-never-act-psychic-numbing-and-genocide/0E55D099E133068F9ACD5A0DBBE1E4E2
[4] Blanken, I., van de Ven, N., & Zeelenberg, M. (2015). A meta-analytic review of moral licensing.https://pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/25716992/
[5] Dunn, E. W., Aknin, L. B., & Norton, M. I. (2008). Spending Money on Others Promotes Happiness. Science.https://www.science.org/doi/10.1126/science.1150952
[6] Stanford Encyclopedia of Philosophy – Utilitarianismhttps://plato.stanford.edu/entries/utilitarianism-history/
[7] Small, D. A., & Loewenstein, G. (2003). Helping a Victim or Helping the Victims?https://doi.org/10.1111/1540-4560.00065
[8] Kahneman, D. (2011). Thinking, Fast and Slow. New York: Farrar, Straus and Giroux.
[9] Gigerenzer, G. (2007). Gut Feelings: The Intelligence of the Unconscious. New York: Viking. https://www.penguinrandomhouse.com/books/298863/gut-feelings-by-gerd-gigerenzer/
[10] Stanford Encyclopedia of Philosophy – Max Weberhttps://plato.stanford.edu/entries/weber/
[11] Mazar, N., & Zhong, C.-B. (2010). Do Green Products Make Us Better People? Psychological Science.https://doi.org/10.1177/0956797610363538
[12] Sachdeva, S., Iliev, R., & Medin, D. (2009). Sinning Saints and Saintly Sinners. Psychological Science. https://doi.org/10.1111/j.1467-9280.2009.02353.x




Yorumlar